Kalp

*

Bir hikâyen vardı yaza iki kala rüyalarından uyandığın. Yeşil gözlü bir adam olarak çıkmıştım karşına. Kendimi sana ben getirmiştim. Dudaklarını ıslatman için, gözlerini, yanaklarını, artık yağmurda hep ıslanman için. Yaza iki kalaydı, kalbine yarım. İçime sığamayacak hisleri sırtımda taşımak gibi bir huyum vardı. Yine de sana gelmiştim, günbatımının bütün renkleri sendeydi.

Sana gelmiştim, çünkü yoluna ancak böyle devam edebilirdi ölemeyen bu şiir. Bütün renklere bürünerek. Sonradan… Ancak böyle gidebilirdi yanından. Yine de sen, hiç bitmeyen bir resmin özlemleri gibi karşılamıştın beni. Hatırlasana ne kadar da masumdun. Ne kadar sakin, ne kadar huzurun ismiydi adın. İlk gördüğümde anlamam gerekirdi oysa kalbimin gözlerinde düşeceğini…

Belki de bunları hiç anlatmamalıyım sana, hiç yazmamalıyım. Hiç yaşanmamış hikâyelerim gibi bunları da hiç yaşamamış olmalıyım. Silik bu satır, devam ediyor hikâyene…

Bir çarmıhı omuzlarında taşımanın ağırlığını sana doğru yürürken anlamıştım. Her şey babalar ve oğullarla ile ilgili değildi. Şu bitmek bilmeyen gerçeklere dayalı söylemlerle, takvim yapraklarını koparıyor annem. Çünkü tarih bize anlatılanlardan çok başkaydı. Çok başkaydı aşk… Sen çok başkaydın. Oysa ben sadece kitaplardan okumuştum bu söylediklerimi. “Aynı böyle bir sahne vardı” demiştim içinden. Bu şehir için çok başkaydık sanki kimse izlemiyordu bizi. Kirpiklerin beni tehdit ediyordu o sıra. Farkında değildin, kirpiklerimi bu yüzden değdirmiştim. Bir savaşın daha kaybedilmesi için.

Çocukluğunun yaşandığı sokağa sarılırken ne kadar çok ağlamıştın hatırlasana, nasıl da mahzun çiçekler açmıştı saçlarında. Gözlerinden yanaklarına süzülen bir damla gözyaşı, o an bütün denizi boğabilirdi. Sonsuzca susabilirdik aslında, vermek üzere olduğun en aptalca kararı vermek üzereyken. Bana artık yanlış soruları sorma sevgilim. Aslında ben hiç çözülemeyecek bir bulmacanın parçasıydım. Öyle ya da böyle hayat beni sana getirdi. Hadi yapsana, bulmacada ki resmi sen çizsene, sen doldursana içimde ki boşlukları kelimelerle. Çok mu zordu artık zamana direnmek? Çocukluğunun nasıl yitip gittiğini hatırlasana…

Yazdı, birlikte oynadığımız bir oyun vardı. Çok alkışlanmıştık, çok sevilmiştik o gün. Sen defalarca eğilip selam vermiştin seyirciye. Onlar biziz Mert demiştin. Hadi alkışla kendini, çünkü en çok sen ölüyorsun demiştin. Işıkları kapatmıştı Dünya. Perdelerimizi sen çekmiştin. Çok mu ağlıyordum? Çok mu bağırıyordum kazanamayacağım bu hisler için? Bilmiyorsun, yanından her gittiğimde biraz daha azalıyordum. Her gittiğimde biraz daha… Aslında yanında bir kitap daha bırakmak istiyordum. Çünkü ben başka türlü birinin hayatında nasıl kalınır bilmiyorum. Senden sonra nasıl tam olunur bilmiyorum.

Yarım bir şehre gideceksin. Okuduğun her dizeyi unutarak. Kalbinin bir an için çarptığı o deniz, çöle dönüşecek. Korktuğum her kitap böyle söyledi senin için. Geçtiğimiz yollara dönmeyeceğim. Başka bir şehre gideceğim. Orada antik bir tiyatro kuracağım. Oyunumuzu orada da oynayacağım. Işıklarını kapatacak Dünya. Alkışla beni sevgilim, en çok kendini alkışlamış olursun oyunun sonunda. Perdelerimi annem kapatacak. Neden sustu bu çocuk diyecek? Neden yazmak kan kaybı gibi başımı döndürüyor diyeceğim.

Bilmiyorsun, şiirin binlerce sesi var sevgilim. Sessizlik. Şiirin binlerce sessizliği var. Çok konuşuyorum şiir bana küsünce. Ben hiçbir yere yabancı değildim aslında, sana bile. Sen yarın bir şehre gideceksin. Yeditepeli bir şehre. Uzun zaman önce doğduğum ve kovulduğum “O” şehre. Milyonlarca insan geçip gidecek yanından. Sen bir çöle böyle dönüşeceksin. Yine de benden daha yeşil kalacağına eminim sevgilim, seni nasıl boyadığımı hatırlasana…

Artık bir hikâyem var senin için. Başı ve sonu yok. Ortasında duruyor her şey. Yazdığım her gece sana döneceğim. Kalp ağrısı sandığım şiirlerle, sana döneceğim geceyi ve günü kalbime gömerek.

Birlikte geçirdiğimiz son gün eve dönerken çocuk parkının yanından geçmiştim. Salıncağın birini yakmışlardı. Onlarlardı, çoktular, kabaydılar. Bazı insanlar böyleymiş.  Onlar ben dâhil her şeyi kırmaya çalışıyorlar. Toprağın üzerinde vals sancılar, kaptan çoktan düşmüş ve bizi ancak ve ancak fırtınanın ortasında sevebileceğini söylüyor. İnanabiliyor musun? Bütün bu anlattıklarıma? Kalbine? İstanbul’a gerçekten inanabiliyor musun?

Düştüm ve kalktım. Seni hiç anlatamayacağım bir masal sanmıştım. Öyle olmadı. Şimdi bana çarpan her insan seni soruyor bu şehirde. Kalabalık diyorum, kalabalıklar karşılıyor çünkü seni İstanbul’da. Bilmiyorsun, hala gitmekte olduğum şehirden kaç kişi seni görmek için İstanbul’a gidip, geri dönemedi. Bilmiyorsun, hala gitmekte olduğum şehir beni suçluyor ve sen bilmiyorsun. “Bizi azaltıyorsun” diyor şehir. Azalmak çok soru sorunca olur sanıyordum. Ayağımı yola göre uzatırsam varırım sanıyordum…

Yüzünü sana döndü kalemim, oturup yazmak ne de iyi geliyor şimdi. Yol aklıma gelemeyen hisler gibi geçip gidiyor zihnimden. Bittiğinde bitecek sözlerim. Bu senin bana anlattıkların, gerçeklerdi aslında. Hatırlasana o gün ne kadar da uzun yürümüştük. Bir otobüs durağı evimiz olmuştu. Seni bir melodiyle tanıştırmıştım. Biliyordun, beni de alıp götürecek bir otobüs vardı. Senin gerçeklerin buydu, beni alıp götürecek insanlar vardı. Biliyordun ve hiçbir şey yapmadın. Sanki artık canım acımasın diye öpüyordun beni…

Kumsal biraz daha uzun olsaydı belki seninle bütün Dünya’yı yürüyebilirdik. Biz artık beraber yürüyoruz derdik. Heykel sandığım bütün ceylanları gizlice serbest bırakırdık. Bir sokak daha, bir sokak daha kalmıştı aklımda. Sen nasıl yapabildin? Nasıl unutmak istedin beni? Henüz daha tanıyamamışken… Bilmiyorsun, sınıfında ki öğrencilerine anlatarak kurtulacaksın içinden. Bir çocuğun halinden bir çocuk anlar diyerek. Yarın başkasını severek unutacaksın. İstanbul böyledir sevgilim, İstanbul insanı yalnız bırakmaz. Başka bir adamla sevişerek unutacaksın bu sözlerimi de. Kitapların kaderi bir süre sonra raftaki tozu sevmekmiş. Öyle seveceğim artık ben de nereye sığacağını bilmediğim kalbimi…

Üzülme, yol da başladığım bu şiiri yolda bitirebilirim. Kaybedince yeniden deneyebilirim ellerimi. Yolun omurga çizgisinden kilometrelerce yürüyebilirim. Üzülme, adın artık sadece mesafeleri anlamlandırırken geçer, geçer ve ben büyümeye devam ederim. Artık nereye sığabileceğini bildiğim kalbimi severek… Üzülme. Senin üç dilin vardı. Benim ise sadece şiirlerim. Sen sadece romantik anları öpen bir kadınsın. Ben hep oyunlar kuran bir adam.

Korkuyorum. Bir gün telefon çalacak ve ağlamaklı bir ses tonu “seni özledim” diyecek diye. Özlemek ışık hızından bile yorucu bir duygu.  Korkuyorum. O telefon bir daha hiç çalmayacak. Doğrusu neydi peki? Kurallar defterinde en çok acıtan madde hangisiydi? İyi bir şey miydi ellerini bırakıp bu şehre gelmem.

Yüzümde belli belirsiz ne de çok nokta vardı. Beni bu yüzden öpmeye devam etmemen, aslında savaşın ne kadar da kanlı geçeceğini gösteriyordu. Hayatın sana göstermediği günler için yaptın bunu. Oysa benim sadece dönebilecek bir yerim yoktu. Böyle eksilttin mi beni? İsmimizde ki her harf için bir gün, sadece bir tanesi farklıydı. Bizim neden hala bir ismimiz yok? Dört harf ve dört gün. Yüzümüzü sil, denizi buharlaştır, yolları ütüle. Artık başka bir şehirdeyim.

Sadece üç günde âşık olunmazmış Sibel Anne. Sadece bir saat bakabildiğin bir çiçeğe âşık olunmazmış. Kuralları varmış duygularında. Peki ya sonraları varmış. “Ama” ları varmış. Kalbim nasıl atıyorsa kelimelerimi ona göre dizmiştim ipe. “Hala kırılmayacak kadar büyüksün” öyle söylemiştin. Artık küçülebilir miyim? Sığabilir miyim bir gözlük kabına? Kahve yaptığın cezveye? Komşuların saksılarına? Ben gitmeye fazlasıyla hazırlanmıştım oysa. Haklıydın, sen hep haklısın. Savaşmayı bırakmalıydım.

Bu isimsiz duygu, bütün düşünceleri bıçak denli keskin yapacak derecede tehlikeli. Yürümek geçiyor aklımdan, yolları sana çeviriyor bıçak. Konuşmak istiyorum, dilimin ucunda duruyor bıçak. Yazmak istiyorum, yazıyorum da. Bıçağa rağmen, bana boş bir bardak getir sevgilim. Boşa akmasın, bu kan senin ilk romantizmin. Hatırlasana nasıl da korkmuştun gözlerimin içine bakıp “Sana nasıl davranacağımı bilmiyorum” derken. Oysa ben, senin için bir hikâye daha yazmak istemiştim. Kuzgunu takip et istemiştim.

Belki beni de bir savaşın ortasına gönderirler. “Doğu bir sütanne” derim, giderim. Bu yeterince gerçek değil mi sevgilim? Ölmek ve öldürmek yeterince gerçek değil mi? Bütün aşklarımı unuturum o an gelince. Bütün dillerimi unuturum. Kaybedeceğim bir renk seçerim kendime. Bana yakışanı yaparım, insanların bana sunduğu gerçekleri yaşarım. Dünya’nın bana sunduklarını yaşarım. Senin bana sunduklarını yaşarım. Sakallarımı artık hiç uzatmam, hep çirkin kalırım. Böyle daha iyi derim. “Ben böyle olsun istemezdim” dediğin her an beni hatırla. Ben her duyduğumda seni hatırlıyorum. Zamanın sesini işittiğinde hep beni hatırla. Ben hala kimin kurduğunu bilmediğim saatlerle savaşıyorum.

Sonra bir kurşun delip geçerdi beni. Anadolu’da ki ilk türküm bu olabilirdi. Kalmazdı içimde, sadece derimi delerken çıkardığı o sesi duyardım. Sadece o kısa anda, tanırdım ölümün sesini de. Sadece o kısa anda sevebilirdim, seni sevdiğim gibi. Aslında bu yüzdendi gözlerimin sana değmesi. Zira insan insanı bir mektupla da tanıyabilirdi. Bir şiirle, bir bakışla, bir gülüşle… Zira insan kendisini bile çok sonra tanıyabilirdi.

Üzülme. Umay’ın dediği gibi “uyurum ve her şey geçer”. “Çubuk kraker yerim ve seni unuturum”. Kalbimi beklediğim tek bir gün bile olmamıştı. Şiiri bu düzende yazdığım hiç olmamıştı. Aynı denizden farklı anlamlar çıkarıyoruz ne güzel değil mi?  Kaybedilen zamanı tahliye ediyorum. Bana anlattıklarını tahtadan sil. Her derste anlatılan kavramları sil. Sadece farklı düşünen öğrencilerin yağmura denk düşen bir yüzü olacak. Onlara iyi bak, sadece onlar savaştığı şeylerin anlamlarını bilecekler.

Çünkü bu savaş çok dehşet ve hiç tükenmeyen bir yenilgiyle veriliyor. Kalbimin attığı her dakika devam edecek. Evet, silahların arasında sana aşktan bahsediyorum – sığınma talebi. Bilmiyorsun henüz zafer kelimesinin de ne denli aldatıcı olduğunu. Çok mu zordu artık bu savaşı izlemek? Çok mu acıyordu gözlerin? Bugün bir otobüsün içinde ikinci defa uyandım. Kimseye hiçbir şey söylemedim. Bu yüzden kendimi yolun çok ötesinde bir koya bıraktırdım, iyileşmem için.

Yanından gitmeden önce sana bir söz vermiştim. “Uzun ya da kısa bir şiir doğuracağım ve ismini – Kalp – koyacağım” diye. Yarım bir hikâye ne kadar ağırlıktaysa, o kadar ağırlıkta olacak bu şiir de. Yeniden izle oyunumuzu ve yeniden öp beni. Yeniden o korkak kalbini dinleyip hak ver ona. En kötüsü de ne biliyor musun? Haklısın. Çok fena…

Hemen yazmaya başlayamazdım sanıyordum ama öyle olmuyormuş. Damarlarımdan akan bu nehir, önüne çıkan her engeli aşıp geçmek istiyormuş. Oysa yazmaya başladıktan sonra nerede bitireceğini bilememek ne kadar da kötü. Sen de böyle mi düşünmüştün sevgilim? Öpmeye başladıktan sonra nerede bitireceğini… Öykümüz biraz daha uzun olsaydı, her gün-gece devam edebilirdim. Korkarım bunlar son sayfalar. Zaten kalemim gerçekten de tükenmek üzere. Hatırlasana, nasıl da uzanıp kalmıştım dizlerine…

Gülmüştün, gülmen bir şiirmiş çok sonra fark etmiştim. İki satırlık bir ben vardı ellerimde, sana o iki satırlık kendimi vermiştim. Hemen sevinme, zaten bu verdiklerim Dünya’nın hiçbir yerinde geçerli değildi. Sadece yılın bugünü esecek bir rüzgâr bütün bu okudukların. Damlayarak dolaşıyorum artık sokaklarda. Kuşlar geri dönmek nedir bilmiyor. Bir gölge dörde bölünüyor odaların içinde. Aramak ve anlamak şehirlerinin arasında gidip geliyorum. Sana verdiğim şiirleri okudun mu bilmiyorum, bir veda arıyorum artık… Çünkü yitip giden bir şeydim ben.

Hatırlasana ne de buruk gülümsemiştin fotoğraf çekilirken. Seni bu denli üzeceğini bilseydim hiç takmazdım sarı baretimi, iskeleye çıkıp hiç isyan etmezdim. Her yıkık bina kendi hayallerini kuruyor artık burada. Ufuk çizgisi her geçen gün daha da kalınlaşıyor…

Oturdum ve sakince nefes aldım antik kentin ortasında. Yüzüm sadece gökyüzüne denk düşsün istedim. Herkesin bir oyunu vardı burada. Hiç yaşayamadığım aşk hikâyelerim vardı benim de. Şimdi bir yenisi daha ekleniyor bu düşüşle. Sadece isteyebileceğim bir yer de olsun isterdim. Tiyatro’nun böyle güzel bir tarafı var. Gözlerim artık sadece bir mercek ve ben sayısız bir koltuktayım.

Üzülme. Yolda başladığım bu şiiri, sende bitirebilirim. Yeniden geçebilirim günbatımlarından, anlamların üzerinden, kendimden. Hala yürüyebilirim isimlerini ezberleyemeyeceğim başkaca sahillere. Ki öylede olacak. Köklerim çantamda benim. Gözlerim hep ufukta, korsanlar bir sandıkla geldiler ve kalbimi söküp götürdüler. Üzülme, bu kötü bir şey değil. Sandık bir okyanusun değerli hazinesi ve beni boğan değerli hisler yazıya dönüşüyorlar… Hadi sende gözlerini kapat.

Bir hikâyem vardı. Yaza iki kala rüyalarımdan uyandığım. Bir sahil kenarında karşılamıştın beni. Dudaklarımı ıslatman için, gözlerimi, yanaklarımı, artık yağmurda hep ıslanmam için. Yaza iki kalaydı, kalbime yarım. İçine sığamayacak hisleri sırtında taşımamak gibi bir huyun vardı. Yine de beni beklemiştin, gün-doğumunun bütün hüzünleri bendeydi.

Kitabı kapat.

Kalp’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s